Mustafa Boğa, aldığı tüm eğitimler pratiklerini bir araya getiren bir sanatçı. Uzun yıllar performanslarını sosyal medyada takip ettiğim arkadaşımı sizinle tanıştırmak istedim. Mustafa ile, Adana’dan İngiltere’ye uzanan yolculuğunu, Gazetecilik eğitiminden çağdaş sanat performanslarına uzanan kariyerini ve son dönem eserleri hakkında konuştuk.

Hikayeyi biraz baştan almak istiyorum. Mustafa Boğa kimdir?

Ben 1981 yılında Adana’da doğdum. Bütün çocukluğum lise eğitimim bitene kadar orada geçti. Bu dönem içerisinde tiyatroya çok ilgim vardı ve çeşitli yerel oyunlarda yer aldım ama bunlardan en çok aklımda kalanı ilk okul boyunca Yedi Cüceler ve Pamuk Prenses oyununda en kısa olan bireyi 5 sene üst üste oynamamdır. Okulun en kısası ben değildim ama belki de oyuna seçilmek isteyenler arasında her yıl en kısa aday bendim, belkide bu seçimi etkiledi. Ailem de bir süre benim cücelikle yaşayan bir birey olacağımı düşünmüştü o zamanlar. Bunun haricinde sanatsal etkinliklere ve el işlerine de çok yatkındım. Resim yapmayı, şiir yazmayı da çok severdim ama o zamanlar ne yazık ki bu tarz ilgi ve becerilere gülümseyip geçen bir yaklaşım vardı ama yine de şiirlerimi aile toplantılarında okuyarak harçlık kazanmışımdır.

Adana’dan İstanbul’a.. İstanbul’dan İngiltere’ye varan bir yolculuk.. Bize bu yolculuklarını anlatır mısın?

Liseden sonra, 2000 yılında Harran Üniversitesi Radyo-TV Yayımcılığı bölümünü kazanmamla birlikte Adana dışındaki serüvenim başladı. Orada iki yıl okuduktan sonra yeniden üniversite sınavına girdim ve 2003 yılında İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümünü kazandım. Orada okurken İngilizce öğrenmek için aupair (çocuk bakıcısı) olarak İngiltere’ye gitme başvurusunda bulundum ve 2006 yılında okula ara vererek Londra’ya taşındım. Orada geçirdiğim 2 yıl boyunca, hem İngilizce öğrendim, hem kültürlerini tanıdım hem de gelecekte neler yapabilirim diye araştırmalar yaptım.

“Sadece Sanatçı Olduğumu Fark Ettim”

Ve tabi ki İletişim Fakültesinde başlayıp Güzel Sanatlara varan diğer bir yolculuk süreci yaşadın. Sanatçı olduğunu ne zaman fark ettin?

2007’de, vizem bittiği zaman İstanbul’a geri döndüm ve 2009 yılında yarıda bıraktığım gazetecilik bölümündeki öğrenimimi de tamamladım. Aynı yıl Londra’da Greenwich Üniversitesi’nde Sinematografi ve Post-Prodüksiyon okumak için bir yüksek lisans programına yaptığım başvuru kabul edildi. Yeniden oraya döndüm ve okulu bitirdikten sonra da İngiltere’de yaşamaya devam ettim ve film prodüksiyon şirketlerinde çalışmaya başladım. Belgeseller ve kısa filmler yapmaya odaklandım fakat zaman içerisinde aslındailgi alanımın daha çok görsel sanatlar olduğunu anladım. Bunu anlamam yaptığım filmlerin prodüksiyon değerlerinin farklı yorumlanmasıydı. Etrafımdaki insanlarile bağlı olduğum kurumlar daha çok video sanatına yönelik çalışmalar yaptığımı ve o alanda eğitim alırsam daha çok başarılı olabileceğimi söylediler. Bu sebeple ben de denemek istedim. Central Saint Martins okuluna bir başvuruda bulundum ve 2014 yılında Güzel Sanatlar bölümünde yüksek lisans yapma hakkı kazandım. Okulu 2016 yılında bir ödülle bitirdim ve bir proje için Çin’egittim. O projenin ardından da sanatla daha iç içe olmaya başladım ve tabi ki bu dönemlerde gazeteci, film prodüktörü ve yönetmeni, ya da tiyatro oyuncusu veya şair olmadığımı, sadece sanatçı olduğumu fark ettim; çünkü ilgili olduğum bütün alanları kapsayan geniş bir yelpazede yaptıklarımı sonunda anlamlandırıp, geçirdiğim süreci özetleyebildim.

Senin deyiminle uzun yılların mücadelesi sonucu “her şey yoluna giriyor”. En zor anın hangisiydi?

Bu sorunun cevabında tabi ki tek bir an ya da olayolamaz, ya da bunca zamanın uğraşını bir paragrafa sığdırmak da mümkün değil fakat bir kaç kategoriye ayırarak anlatabilirim. Onun öncesinde şu anda çok büyük zorluklar yaşamadığım için geçmiş zorlukları adlandırarak içine girdiğim ve beni tatmin eden başarılı döneme haksızlık etmek de istemem ama ilk, ortaokul ile lise dönemlerimde daha iyi anlaşılamamış olmanın sıkıntısı hala beni rahatsız etmekte. Belki eğitim yolculuğum daha kolay olacak ve genel anlamda hedeflerime daha kolay ulaşabilecektim. Amma velakin o sıkıntılar olmasaydı içine girdiğim yollardan öğrendiklerimle bu zaman gelemeyecektim. Onun haricinde ergenlik döneminde aile ile farklı düşünce ve isteklere sahip olmanınsıkıntısını ben de bir çok genç gibi yaşadım. İstanbul gibi koca bir şehirde sonrada İngiltere’de girdiğim yolculuktaki mücadelelerde tek başına kalmışlık duygusu korkunçtu. Şimdi ki gibi fiziksel uzaklığı yakın kılan sosyal medyailetişim yöntemleri mevcut değildi.

Askerlik Hatırası, Video Performansı, İstanbul, 2015,(Fotağraf Juanan Eguiguren)

Royal Academy de performans gerçekleştireceğini ilk öğrendiğinde neler hissettin?

Çok özel bir andı çünkü ilk defa canlı bir performansyapacaktım. Daha önce sadece bir kere denemiş ve çekimlerini İstanbul’da gerçekleştirdiğim ‘Askerlik Hatırası’ adlı çalışmamı bir video olarak okulda göstermiştim.Benim için sadece bir deneydi ama okulda bu çalışmamı çok beğendiler. Bu dabeni  değişik versiyonlar yapmaya yöneltti.  Böylelikle o dönemde yapılanbir açık çağrıya bu çalışma ile katılma cesareti geldi ve Royal Academy deperformans hakkı edindim. Heyecanlı bir dönemdi ama bir yandan da tedirgin ediciydi. Çünkü performans ünlü Çin’li sanatçı Ai Weiwei’nin Royal Academy deki retrospektif sergisi kapsamında gerçekleşecekti ve her gün binlerce insan ziyaret ediyordu. Büyük bir sorumluluktu.

“Sanatta estetik kaygı değil;

İçerik ve mesaj dönemi”

Artık ödüllü bir sanatçısın. Peki sence Çağdaş Sanat ne kadar çağdaş?

Bunun cevabı hem Çağdaş Sanat dediğimiz kavrama hangi açıdan baktığımızla alakalı hem de onun tanımıile çok ilgili ama günümüzde sanatın tanımını yapmak çok zor. Çünkü üst üste binmiş bir sürü yöntem ve dönemin katkısı ile geldiğimiz noktada sanatı geçmişten veya gelecekten bağımsız düşünmek mümkün değil. Bunun yanı sıra sanatı çağdaş yapan faktörleri göz önünde bulundurmamız gerekir ve bunlardan hangisinin en baskın olduğuna da bakmamız. Peki nedir onlar? Yaşayan sanatçıların günümüz sanatına olan katkısı mı? Yoksa onların günümüz konularını işlemeleri mi? Ya da şimdiki zamana yönelik atıflarda bulunarak içinde bulunduğumuz zamandan önce mi yapılmış olmalarını göz önünde bulunduracağız?Bence sanat gibi sizin sorunuzun cevabı da göreceli. Sanat da doğru tanımı aramak ve belki de bulmak bizi tatmin ederken başkalarını etmeyebilir. Bence günümüzde sanatı çağdaş kılan bu zamana kadarki akımların hep birlikte kullanılabiliyor olması diyebiliriz. Ayrıca günümüzde sanat eserlerinin içeriğinin yanında, onların geçirdiği süreçte çok önemli hala geldi. Estetik kaygısı ortadan kalkarken, içeriği ve mesajı önemli sanat eserleri doğdu.

Yabancı Nesneler, Fotoğraf, Adana, 2017

Bir paylaşımında “Londra’da ne yaptığımı aileme anlatmakta zorlanıyorum” yazmıştın. Adana’da performans sergilemeye bundan sonra mı karar verdin?

Herkes için doğduğu ve büyüdüğü şehir çok önemlidir. Benim için de Adana çok önemli.Sanat yolculuğum belki orada başlamadı ama hep oradan besleniyor. O yüzden kişisel deneyimlerimi sanat projelerimle birlikte birleştirerek Adana’ya taşımaya, orada yaşayan insanlara sunmaya çalışıyorum.

Eğitimim süresince doğduğum yeri ve büyüdüğüm kültürü düşününce çağdaş sanatın farklı kültür ve sosyal çevrelerinde nasıl var olduğu sorusu kimi ikilemleri ortaya çıkardı. Nitekim Adana çağdaş sanatın neredeyse hiç var olmadığı bir yer ve bu yüzden aileme Londra’da ne iş yaptığımı açıklamakta hep güçlük çektim. Çünkü çağdaş sanatın içinde var olan ve benimde projelerimde sıkça yer verdiğim konular onların günlük hayatlarına değinmesine rağmen, içinde bulundukları rutinde, ne yazık ki, mevcut değil. Buraya çok uzakta bir yerde oldukları için yaptıklarımla direk bir bağ kurmaları çok güç. Böylelikle önce bir onlarla bir çalışma yapmaya karar verdim. Modern heykel kavramı ile performans sanatını birleştirdim ve sadece onların günlük hayatlarında kullandıkları nesnelerden birini seçip, kaide üzerinde sergileyip, onların nesneyi gözlemlemelerini sağladım. ‘Yabancı Nesneler’ adlı bu çalışma, nesne vekişi ilişkisi bu performans ile sembolik bir birlikteliği ortaya atarken kendi geçmişim ile kültürümden gelen sosyal yapıyı ortaya çıkarıp onları birleştirmeye yönelikti. Proje ile insan ve nesne ilişkisini performans sanatı çerçevesinde yüzleştirirken, çağdaş sanata bakış açımın geldiğim kültürden nasıl etkilendiğini göstermeye çalıştım.

Yabancı Beden, JojoTaylor, Performans, Her Yönümle Ben Sergisi, Adana, 2019, (FotoğrafPearlie Frisch)

Bu projeden sonra başka bir çalışmayı başlattım. Every Me (Her Yönümle Ben); ilk kez 2017 yılında başladı ve 3 yıl boyunca devam etti. Uluslararası sanatçıları davet ettiğim bir program düzenledim. Sanatçıların çoğu daha önce hiç Adana’da bulunmamış ve farklı sosyal çevrelerden geldi. Program yerel yaşam ve konuk sanatçılar arasındaki bir işbirliği olup, Adana’da ki kültür, eğitim, yaşam tarzları ve dini gözlemlemeler yoluyla elde edilen deneyimlerden oluşuyor ve yabancı sanatçılar bu konuları görsel ve anlatımcı dil yoluyla yorumladılar. Sergi konu olarak “Öz Portre”ye odaklandı ve katılımcılara aşina olmadıkları kültürlerde yaşarken kendi davranışlarının nasıl değiştiğini ve bunun benlik duygularını nasıl etkileyebileceğini derinlemesine düşünmeye davet ettim. Şimdilerde 4. programa hazırlanırken Covid-19 ortaya çıktı ama umuyorum ki seyahat özgürlüğümüze yeniden kavuştuğumuzda bu proje de devam edecek.

Birkaç aylık çalışma ile aile üyelerinin fotoğraflarını işleyecek kadar dikiş makinesi ile harikalar yarattın. Çocukluğumuzu çalan soruyu yöneltmek istiyorum. “Sanatçı burada ne demek istedi?”

Öncelikle çok teşekkürler yorumun için. Aslında şu ya da bu mesajı vermek istiyorum diyemem. Çünkü çalışmalarım da sanatın kendisi gibi gelişiyor ve değişiyor. Sanat benim için kendimi ifade etmenin bir yolu. Peki neden ifade etmek istiyorum? Bunu kendime sorduğum zaman gerek gazetecilik eğitimimi alırken, gerek sinema okuluna giderken, gerekse güzel sanatlar bölümünü okurken şunu fark ettim: ben hikaye anlatmayı seviyorum. Kimi zaman başımdan geçmiş kimi zaman da ilgimi çeken olayları görsel bir dille yorumlayarak izleyiciye sunmak istiyorum. Genelde kendi aile tarihim ilgimi çekiyor ve geleneksel bakış açışı ile çağdaş sanatı birleştiren projeler üzerine yoğunlaşmaya çalışıyorum. Bunun yanı sıra konumlarımda kültürel tarihimizi, içinde bulunduğumuz politik olayları, kimlik arayışımı ve aidiyet duygusunu incelemeye çalışıyorum. Genelde kişisel deneyimlerimden yola çıkıyorum ve daha genel bir bakış açısı elde etmeye çalışıyorum. Bunu yaparken video, fotoğraf, performans ve yerleştirme sanatlarını kullanıyorum.

Son dönemlerde yaptığım çalışmalara değinirsek; karışık nakış tekniğini dikiş makinasında nasıl deneyimleyebilirim diye örnekler hazırlamıştım ve onlar üzerine çalışıyorum. Konu olarak önce aile portlerine bakmak istedim. Özellikle pandemi döneminde herkesin önce ailesinden uzakta durmak zorunda kalması hepimiz için çok kolay olmadı. Ve her hatıra kendi hikayesi ile karşımıza çıktı. Ben o hikayeleri nakış ile nasıl anlatabileceğim üzerine düşünürken buldum kendimi ve şimdilerde saatlerce dikiş makinasında ‘tır tır tır tır’ çalışıyorum; birden bire ortaya metrelerce ipliğin birleşiminden bir ifade beliriyor ve bu süreç devam ediyor…

“Sanatı ve hayatı başka gözlerle değerlendireceğiz.”

Pandemi dönemi sonrası “yeni normal” sürekli kullandığımız bir kalıp oldu. Sanat içinde “yeni normal” kalıbı geçerli olacak mı?

Kanımca sanat kurumları veyönetecileri pandemi esnası ve sonrasında ortaya çıkacak kaostan fayda sağlayacakları yeni sahalar geliştireceklerdir. Sanatı finansal bir enstrüman olarak algılayan kişi ve kurumlar pandeminin sebep olduğu ekonomik yıkımdan dafayda sağlayacaklar. Bunun yanı sıra ekonominin yolunda gitmesiyle doğru orantıda ayakta durabilen sanat, yine ekonominin kendini iyileştirmesini beklemek zorunda kalacak. Fakat açıkçası bireysel olarak umudumu koruyorum. İnanıyorumki kısa bir zaman diliminde kolektif birleşimlerle her şey yoluna girecek. Hayat devam edecek ve her birimiz kendimizi sorguladığımız bu döneme bakıp içine gireceğimiz yeni normal hayatı başka bir gözle değerlendireceğiz. Birşekilde iyileşeceğiz; ama bu her birimizin kendi bireysel çabası ve başarısı sonucu olacak gibi geliyor. Bu süreç bize istemediğimiz kadar düşünme, okuma,üretme; yolculuklar hariç ertelediğimiz birçok şeyi yapabilme imkânı verdi. Çoğu sanatçı bu zaman diliminden yararlanıp yep yeni işler üretiyor, onları takip etmek çok keyifli.

Son soru kendi ilgi alanım için 😊 Başucunda duran kitaplar var mı?

Türkçe’ye çevrildi mi, bilmiyorum ama Hanya Yanagihara’nın ‘A Little Life’ adlı kitabi son üç yılda okuduğum kitaplar arasında başucu kitabım oldu. İçeriği çok karanlık olmasına rağmen bana umutlarla dolu gelen yeni bir dünya masala aslında. Kitabı ikinci kez okuduğumda son bölümünü es geçtim, çünkü nasıl biteceğini biliyordum (pek iyi değil) o yüzden, ikinci kez, güzel olan yerinde bitirerek, kitabın sonunu kendime göre değiştirmiş oldum.

Bunun yanı sıra son dönemlerde, tv dizisi ile de çok meşhur olan, Sally Rooney’nin ‘Normal People’ adlı kitabını, Emily St. John Mandel’in 2014’te yazdığı ama günümüz pandemisine çok uyan ‘Station Eleven’ adlı kitabını çok sevdim.